What Design Can't Do / Tasarım Ne Yapamaz

What Design Can Do (WDCD) isimli tasarım platformu, başlattığı “Refugee Challenge” (mülteci sorunlarının çözümünde sınırları, olanakları zorlamak) tasarım yarışması ile dünyanın farklı yerlerinden tasarımcıları ve yaratıcı toplulukları mülteci sorunuyla ilgili proje üretmeye davet etti. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) ve IKEA Vakfı’nın desteğiyle düzenlenen tasarım yarışması, mültecilerin yaşadığı sorunlara tasarım disiplini aracılığıyla çözümler geliştirilmesini öneriyor. Birleşmiş Milletler verilerine göre bugün dünya üzerinde 20 milyon kişi, ülkelerini terk ederek daha iyi bir gelecek hayaliyle farklı coğrafyalara iltica ediyor. Mültecilerin hayati ihtiyaçları ve iltica edilen ülkelerdeki yerleşik toplumların endişeleri bir araya geldiğinde ortaya büyük bir sosyolojik problem çıkıyor. What Design Can Do (WDCD) bu durumun, devletlerin ve sivil toplum örgütlerinin tek başına çözemeyeceği bir sorun olduğunu düşündüğünden çözümü “tasarım”da aramaya girişiyor.

Yarışma, mültecilerin başlıca sorunları olarak; barınma, içinde yaşadığı toplumla etkileşim ve kişisel gelişim ihtiyaçlarını sıralıyor. Tasarımcılardan da konut, sağlık, eğitim, iş, kültürel entegrasyon gibi alanlarda kullanılabilecek ürün, hizmet, iletişim kampanyası veya teknolojisi fi kirleri üretmeleri bekleniyor. Kazanan projeler hayata geçirilecekmiş ve her biri 10 bin Euro ile ödüllendirilecekmiş. Uzun lafın kısası: “Refugee Challenge” tasarım yarışması mülteci sorununa dair farkındalık yaratmak ve sorunu çözmeye yönelik yaratıcı çözümler üretmek için yöntem olarak rekabeti seçmiş durumda.

“Refugee Challenge” tasarım yarışmasının çatısının “mülteci sorunu” olarak belirlenmiş olması konuya ilişkin çarpık bir bakış açısını gözler önüne seriyor. Sorunun temelinde yatan sınır, mülkiyet ve iktidar kavramlarına dayalı tüm sorunların, geçmişten bugüne katmanlanarak gelmiş ve üstüne konan her yapıyla sıkışarak taşlaşmış, hatta fosilleşmiş tarihsel bir mutlakiyet ifade eder şekilde meşrulaştırıldığı bir zemin yaratılıyor. Giderek yükselen küresel iklim krizinin neden olduğu kaynakların hızla azalması sorunu bu coğrafyalarda çok daha yıkıcı oluyor. Temiz içme suyu, beslenme, barınma gibi temel ihtiyaçlarına erişemeyen insanlar bu kaynaklara erişebilmek amacıyla bin yıllardır sürdürdükleri komşulukları yıkıyorlar. Küresel iklim krizinin nedeniyse tüketim toplumlarının giderek artan doğa yıkımı ve endüstrileşme. Tasarım disiplinleri ve bilim insanlarının sürdürülebilir bir insan-çevre ilişkisi kurmaya dönük çözüm önerilerinin hayata geçirilmesi ise ekonomik sürdürülebilirlik kaygılarının gölgesinde, bu yıkımın sona ermesini beklemek durumunda. Bu süreçte çözüme dönük tüm üretimlerin, gerçek faydalanıcısı olan insan ve doğaya ulaşması önündeki en büyük engel, bu üretimlerden ne şekilde fayda sağlanacağının belirleyicisi durumundaki sermaye ve güç odakları olarak karşımıza çıkıyor.


Tasarım proje yarışması konusunda düşündüğümüzde altında hangi varsayımları ve ideolojik körlükleri bulacağız?

Tasarımcılara hazır olarak verilen, bu yarışmanın konusu olarak tanımlanmış problem kime ait? Dahası, önerileri değerlendirecek olan ve gerçekleştirilmesindeki belirleyiciler kimler?

Burada sorunun gerçek muhatapları olan mültecileri ve çözüm üretebilecek farklı disiplinlerden uzmanları bir arada görmek yerine, tek tek tasarımcıları, bir bilgisayar ekranının arkasında ve bir ödül motivasyonuyla rekabet halinde görüyor olmamız bu soruların gerçekliğini ve tanımlanmış sorunun nasıl bir “tasarım” olduğunu sorgulatır nitelikte.

Renkli ve arzu dolu internet sayfalarından gerçek fiziksel mekâna döndüğümüzde, yerinden yurdundan edilmenin yalnızca coğrafyanı değiştirme olarak gerçekleşmediği gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Belki de en hafi f yurtsuzlaşma hali olarak, fi ziksel bütünlüğünü koruduğumuz ve aynı evde yaşamaya devam ettiğimiz halde, yüzlerce kişinin öldüğüne tanık olarak, yer ile bağımızı yeniden üretmeye zorunlu kalıyoruz. Bir Suriyeli ailenin yerinden yurdundan edilmesi mekanizmasında bize biçilen kimliğimiz olan “tasarımcı” ne yazık ki bizi aynı mekanizmanın kurbanı olmaktan koruyamadı ve koruyamayacak.


Mülteci durumuna düşmüş insanlar için “iyi niyetli” projeler üretmeye çalışırken onların önce insan olduklarını unutup yeni bir ikinci sınıf insan kategorisi mi üretiyoruz? 

İnsan kaçakçılığının günümüzde en hızlı büyüyen sektör durumuna gelmesi, insan hayatının ne kadar doğrudan bir ekonomik değere dönüştürülebileceğinin açık göstergesi. Peki bu ölçekte ve gelişen bir ekonominin kurumları kendilerini sürdürülebilir kılmak için tasarımcılara danışsa, talepleri ne olurdu? Peki ya mültecilerin koşullarını insanileştirmek adına onların ihtiyaçlarını karşılayacak olan endüstriler için durum nedir? Bu endüstriler de varlıklarını sürdürmek ve bunun için büyümek zorunluluğuyla kapitalist rekabete katılabilirler mi?

Burada metalaşmış tasarlama eyleminin hem yazılı hem görsel dille kötüye kullanıldığı önermesinden daha başka bir şeyler söylememiz gerekiyor. İçine çekildiğimiz tasarlama piyasasının ahlaksızlığından mı, sanat-tasarım ve mimarlığın baskın-ideolojik olanı meşrulaştıran ve onu her daim yeniden üreten stratejik araçlara dönüşmesinden mi söze başlayalım? Bu bilindik durumlara ağız dolusu söylenip sırt çevirmek ve onlara kapılıp gittiğimizi anlamadan kaybolmak arasındaki uçurumun iç sıkıntısını taşıyoruz.


Mültecilikle sonuçlanan problemlerin çözümlerinin muhatabı kimdir? 

ASİKEÇİ